Onur’un Kimya Labı

Midye ile Gençleşmek mi?

Evet yanlış duymadınız, midye ile gençleşmek… ama maalesef yiyerek değil, kırışıklık giderici dolgu malzemesi olarak kullanarak. Peki nasıl olacak bu derseniz hepberaber görelim.

Güney Kore’den bir grup araştırmacı üşenmemiş oturmuş, yahu bu midyeyi bir güzel yiyoruz da nedir kardeşim bu yediğimiz şey demişler koyulmuşlar araştırmaya. (Ayrıca bu arada kendilerini şahsen tebrik etmek istiyorum ve üç tarafı denizlerle çevrili güzel ülkemin güzel insanlarına ve tabii ki kendime soruyorum neden biz bu toprakların ve denizlerin bize sunduğu şeyleri sadece tüketmekle uğraşıyoruz da nedir bu ne işe yarar diye kendi kendimize sormuyoruz? Buda ülkemizdeki bilim insanlarına açık çağrı olsun… )

Kırışık önleyici daha doğrusu vucut içi dolgu malzemesi olarak kullanılan hyaluronik asit (HA) hidrojelleri sıklıkla biyouyumlu malzemeler olarak doku mühendisliği ya da ilaç gönderim sistemlerinde (drug delivery) kullanılmalarına rağmen mekanik kuvvetlerinin zayıf olması ve vucut içinde (in vivo) su tutma özellinden dolayı enzimatik olarak hızlı bir şekilde bozunuyor olması bu maddelerin yaygın olarak kullanılmamasının önündeki engellerden birkaçıdır.

Yapılan çalışmada önerilen yol, midyeden elde edilen bir aminoasidin daha kararlı ve yapışkan özelliği daha çok olan hidrojel elde etmede kullanılmasına dayanmaktadır.

Midyenin içindeki o yumuşak kısımda bulunan 3,4 dihidroksifenilalanin aminoasidinin organik ya da anorganik yüzeylere tutunmada ki başarısı, bu aminoasidin katkı maddesi olarak yer aldığı jellerin vucut içinde istenen dokuya kolayca tutunabildiği gözlenmiş, bu da doku malzemesinin kalitesini artırmada önemli bir etken olarak görülmüştür.

Vücuda verilmeden önce sıvı halde bulunan hidrojel malzeme, vücuda girer girmez ortamın değişen sıcaklığının da etkisiyle jelimsi yani akışkanlığı daha az olan malzemeye dönebilmektedir. Vücut içinde oluşabilen bu jel doku oluşturmada, dokular arası yapıştırıcı amaçlı kullanılabilmektedir.

Bu tarz katkı malzemeleriyle hazırlanmış olan hidrojellerin injekte edilebililiğinin artmasıyla buna benzer biyobozunur polimerlerinde önü açılabilecek böylece daha geliştirilmiş ve dahası istenen özellikte ; örneğin ; daha iyi mekanik özelliğe sahip, sıcaklığa duyarlı, yapıştırıcı özelliği artırılmış, vücut içi kararlılığı daha fazla olan… malzemelerin de geliştirilmesine imkan tanınacaktır.

Yorum Yok

Hasta Bina Sendromu

hasta Birçok insan işyerinde evde ya da dışarıda olmadığı kadar başağrısı, mide bulantısı , baş dönmesi, öksürük , halsizlik gibi şeyler hissettigini söyler ve genelde bu bunlar belli başlı kaytarma sebepleri olarak görülür. Ama gerçekte bu ağrıları hisseden kişiler bahane uydurmuyor olabilir. İşte böyle düşünen birkaç Japon araştırmacı bunun nedenlerini, hem iş verimini artırmak için neler yapılabilir öğrenmek hemde bu kaytarmaların önüne geçebilmek için araştırmış ve ortaya gerçektende ilginç sonuçler çıkmış gözüküyor.

Rahatsızlık veren yapı sendromu ya da hasta bina sendromu olarak da adlandırılan ve yukarıda saydığımız hastalıklara yol açan bu durum kişinin çalıştığı ortamın hava kalitesine bağlı olduğu düşünülmüş -ki zaten bunu günlük hayattan hepimiz biliyoruz- İşin kimyası ise buna sebebiyet veren bileşiklerin ne olduğu ve nereden, nasıl geldiği ile ilgili tabiiki de. Bu bileşiklerin başlıcalarından birinin de 2-ethyl -1-hexanol bileşiği olduğu saptanmış ve hissedilen rahatsızlıkların temel sebeplerinden birininde bu olduğu görülmüştür. Yine aynı grup araştırmacı bu bileşiğin senelik değişimlerine baktığında herhangi önemli bir değişimin yaşanmadğını gözlemlemiş ve dolayısıyla bunun sebebinin sürekli bu bileşiği yayabilen bir kaynaktan oluştuğunu saptamışlardır. Yine aynı amaçla yani bu bileşiğin kaynağıyla alakalı yapılan çalışmalarda ise çalışma ortamlarında bulunan temel ofis malzemelerinden ya da mobilyalardan kaynaklanmadığı gözlenmiştir. Onun yerine salınan bu bileşiğin binalarda bulunan hertürlü PVC sistemininin normal bozunma sürecinden kaynaklandığı düşünülmekte ve bununla ilgili çalışmalar yapılmaktadır. Bahsedilen çalışmayı yapan araştırma grubunun PVC bozunma süreciyle ve oluşan bu bileşiğin ilgili yapmış olduğu çalışma ve yayınladığı makaleye ve konunun detaylarına buradan ulaşabilirizsiniz.

1 Yorum

Yenilenebilir kaynaklardan polimer eldesi

Fosil yakıtların giderek azalmaya başlaması, ona ihtiyaç duyanları farklı methodlar kullanma yönünde zorlamaya başlamış görünüyor. Bilindiği gibi fosil yakıtlar günümüz plastik/polimer teknolojisinde ya da bilimsel çalışmalar için gerekli olan kaynaklar için vazgeçilmez bir hammadde konumunda. Peki, bu bahsedilen sanayi ya da onunla ilgili alanlar,fosil yakıtların tükenmesiyle sona mı ericek ? sonunun ne olacağını bilemeyiz fakat, önümüzdeki dönemde bilim insanlarını epey meşgul edicek bir konu gibi gözüküyor. O halde, fosil yakıtların tükendiği vakit yeni hammadde kaynağı olarak ne kullanacağız ? Bu soruyla meşgul olan insanlar neyse ki mevcut ve bu yönde yani fosil yakıtlara ihtiyaç duyulmadan nasıl hammadde kaynağı bulunacağı ile ilgili çalışmalar az da olsa başlamış vaziyette ve başarılı sonuçlara, başarılı uygulamalara da ulaşılmış durumda.

Yakın zamanda bu konu üzerinde Alman bilimciler tarafından önemli ilerlemeler kaydedilmiş durumda. Şöyle ki; yenilenebilir kaynaklar kullanılarak polyester hazırlamak için yeni bir kimyasal yol önerilmekte. Karbonilasyon polimerleşmesi yöntemiyle, bir biyokütle kaynağı olan undesenol (undecenol)’ den polyester elde edilebilmektedir. Burada kullanılan undecenol, pek fazla gıda kaynağı olarak kullanılmayan ve ana bileşeni risineloik asit (ricineloic acid) olan hintyağından (castor oil) elde edilmektedir. Burada sentez detaylarına pek girmesekte temel olarak 160 0C ’ de, carbonmonoksit gazı (CO) altında ve cobalt yada pyridin katalizörlüğünde hazırlanabilmektedir.


polimer

Buradaki çalışmanın sunduğu yenilik ve sahip olduğu başarı, daha önceleri kullanılan yöntemlerde olduğugibi fermantasyon basamağı içermemesidir.

Görüldüğü üzere, bu ve benzer çalışmalar giderek artmakta, kimya ve benzeri konular için yeni çalışma alanları doğmaktadır.

NOT: İlginenler konunun tam metni ya da makalesi için buradan bakabilirler;

Yorum Yok

Biyolojik Dönüşümlü Plastikler

biodegradable polymersGelişen teknolojiyle beraber,günümüzde biyolojik dönüşümlü plastikler alanında birçok gelişme kaydedilmektedir.Biyopolimerler olarak da adlandırılılan bu tür,sentetik plastiklerden yapılmakta ve suda çözünen,sentetik biyolojik dönüşümlü ve ışınsal dönüşümlü olmak üzere üçe ayrılmaktadır.
Biyopolimerler
Ticari alanda biopol olarak adlandırılan biopolimerlerin başlıcalarından olan PHB(poli-3hidrobutanoik asid )bazı tür bakterilerden elde edilen glukozdan oluşmaktadır.Cerrahi alanda,vucut içinde zamanla çözünme özelliğinden dolayı birçok özel uygulamada kullanlılan biopolimerler,bu tür kullanımlardan sonra,dokuz ay içerisinde microorganizmalar tarafından ortadan kaldırılabilmektedir.Bunların yanında kullanılan kopolimerler vasıtasıyla günlük kullanımda da örneğin;şampuan şişelerinde yada paketleme işlerinde kullanılmaktadır,fakat biyopolimerleri fiyat açısından, benzer işlerde kullanılan poliethen ile kıyaslandığında yaklaşık olarak yedi kat pahalı olduğu gerçeği göz önüne alınırsa maalesef gereken ölçüde yaygınlaşamadığını görürüz.Ama kullanıldığı alanların yaygınlaştıkça fiyatınında makul seviyelere ineceği kuşkusuz.
Işınsal dönüşümlü plastikler
Yine aynı amaçla,çevreye zarasız şekilde dönüşebilen polimer malzemelerde üretilmektedir.Altmış gün boyunca güneş ışığına maruz bırakılan malzeme bileşenlerine ayrılmaktadır.Bunu sağlamak için,güneş ışığını absorbe edecek edecek ve yeteri derecede diğer bilesenlerle de reaksiyona girecek maddeler seçilmektedir.Alternatif olarak, bu amaçla karbonil grubu polimer zinciri içerisinde kullanılabilir,çünkü ışığı absorplayabilen ve bu enerjiyi polimer zinciri kırmak için kullanabilmektedir.Bu ise ethenin uygun şartlarda karbonmonoksit ile reaksiyonu sonucu olmaktadır.%1 oranında karbonil içeren polimerler iki gün içinde bozunabilirken,karbonil grupsuz polimerler güneş ışığı altında üçyüz günde bozunmaktadır.
Sentetik dönüşümlü plastikler
Bu polimer türü ise %50 oranında nişasta ve polyetheneden oluşmaktadır. Oluşan malzeme yakıldığı zaman,microorganizmalar nişastayı tüketmekte yani karbondioksit ve suya parçalamakta,aynı zamanda suda çözünmektedirler.Geneldealışveriş poşetlerinde kullanılmaya başlanan bu tür yine aynı sebeple henüz yeterince yaygınlaşamamıştır.

Yorum Yok

Yeşil Kimya

yeşil kimyaYaklaşık olarak son 200 yüzyıldır büyük bir hızla gelişen bilim ve teknoloji,beraberinde bir çok sorunu da getirdi.Bunlardan da en önemlisi hiç kuşkusuz doğaya verilen zarar.Özellikle kimyasal kirlenme doğayla dost metodların geliştirilmesini zorunlu kıldı.Hatta tüm bu yöntemler kimyada “green chemistry”olarak bilinen çevreyle dost yöntemleri barındıran yeni bir disiplin olarak karşımıza çıktı.Temel olarak doğaya zararlı maddelerin kullanımının azaltılması,yada yeni yöntemler geliştirerek tamamen ortadan kaldırılmasını amaçlayan “”yeşil”kimya,sentetik olmayan, doğadaki maddeleri ya da kirliliğe neden olan maddeleri inceleyen çevre kimyasından bu noktada ayrılır.
Yeşil kimya, özellikle endüstriyel süreç için büyük önem taşımaktadır. Yılda milyonlarca tonluk atığa yani kirliliğe sebep olan böylesine büyük bir alanda çevreye dost yöntemlerin geliştirilememesi, sanırım doğaya yapılacak en büyük kötülük olur.
Neyse ki, günümüzde bu amaçla çalışan bilim insanları da mevcut. Peki neler yapılmakta ya da yapılmalıdır? Örneğin, reaksiyonlarda organik çözgenlerin yerine su bazlı yada organik çözgenler kadar zararlı olmayan alternatifler düşünülebilir. Aynı zamanda kullanılan çözgenlerin geri dönüşümü sağlanabilir ve zehirli maddelerin kullanılması yada üretilmesi durdurulabilir.
Bu yönde yapılan çalışmalardan biri, kanserojen bir madde olan benzen kullanımına yöneliktir.Kaliforniya üniversitesinden O.L.Chapman, yeni bir stiren sentezi geliştirmiştir. (Bilindiği gibi,polistiren, başta polistiren olmak üzere bir çok polimerin temel bileşeni olan stiren,etil benzenin friedel-craft yöntemiyle alkillenmesi ve daha sonra dehydrojenasyonu ile üretilmektedir.) Buna göre, kanserojen olmayan bir madde olan xylene tek basamakta stirene döndürülebilmekte ve böylelikle yılda milyonlarca ton benzenin kullanımının önüne geçebilmenin imkanı sağlanmıştır. Bu ve buna benzer olmak üzere daha bir çok zarasız method geliştirilmeye çalışılsa da bu yötemler ne kadar uygulanmakta,bu büyük bir soru işaretidir. Bunu içinde sanırım,küresel ısınma konusunda olduğu olduğu gibi yalnızca bilimcilerin çabası yeterli olmayacak… Ama yinede bu işi önemseyen insanlarca somut adımlar atılmakta ve bu iş biraz da özendirici hale getirilmeye çalışılmaktadır.
Bu amaçla,amerikalı iki bilimci(Çevresel Koruma Ajansı,Paul Anastas ve John C.Warner) başlattıkları hareketle 12 prensip belirlemiştir. Bunlar kısaca;
-Atıkların önlenmesi
-Zararsız kimyasal kullanımı
-Zararsız sentez yöntemleri
-Yenilenebilir hammadde kullanımı
-Katalizör kullanımı(özellikle stoichiometrik maddelerin kullanımının engellenmesi)
-Daha güvenli çözücüler ve reaksiyon koşulları
-Enerjinin etkili kullanımı…
Şeklinde ifade edilmektedir.Hatta yine aynı amaçla,1995’ten beri “”Green Chemistry Challenge Award” adıyla yarışma düzenlenmekte ve gereken özeni gösterebilen kuruluşlar ödüllendirilmektedir.
Bu ve bunun gibi adımlar çok küçük görünsede,yavaş yavaş yaygınlaştığı sürece amacına ulaşacağına inanıyorum ve dilerim bu tarz çalışmalar yada oluşumlar ülkemizdede yaygınlık kazanır,toplumumuz ve özelliklede bu işle ilgilenen küçük firmalardan başlayarak sanayicilere kadar herkeste gereken çevre bilinci oluşur da derelerimize akıtılan atık görüntülerinden yada filtresiz bacalardan yükselen o kara duman görüntülerinden artık MAHRUM kalırız…


1 Yorum

Küresel Isınmanın Kimyası

Güneş ışınları yeryüzünün en dış katmanına metrekareye 343W luk bir enerjiyle gelir ve bu enerjinin %30 luk kısmı atmosfer sayesinde geri yansır. Geriye kalan enerjinin çoğu 200-2500 1/cm aralığındaki kızılötesi ışınlar olarak absorplanır. İşte bu kızılötesi ışınların atmosferdeki kimi gazlarca tutulmasına sera etkisi denmekte çünkü bu olay dünyayı tıpkı bir sera gibi çevrelemekte ve ısının korunmasına neden olmaktadır. Sonuç olarak doğal sera etkisi ortalama yüzey sıcaklığını artırmakta ve yaşama uygun çevrenin yaratılmasına yardımcı olmaktadır. Tabiki bu sera etkisinin olumlu etkisi, birazdan bu etkinin aynı zamanda nelere sebep olabileceğinden bahsedeceğiz.

Sera etkisinin sebepleri nelerdir? Biraz öncede bahsettiğimiz gibi bu kızılötesi ışınların atmosferde tutunmasını sağlayan nelerdir? Atmosferin iki ana bileşeni olan oksijen ve nitrojen, homonükleer iki atomlu moleküller oldukları için kızılötesi ışınları absorplayamadıklarından sera etkisinde bir rolleri yoktur. Buna rağmen atmosferde az miktarda bulunan su buharı yada karbondioksit kızılötesi ışınları absorplayabildikleri için sera etkisine neden olmaktadırlar.Su buharı 1300-1900 1/cm ve 3550-3900 1/cm aralığında absorpluyabilirken karbondioksit 500-725 1/cm ve 2250-2400 1/cm arasında absorplama yapabilirler.

Sera gazları seviyesinin artması (metan, dinitrojen oksit, ozon ve bazı kloroflorokarbonlar ) atmosferin önemli ölçüde ısınmasına sebep olmaktadır. İşte bu olay son yıllarda adını sıkça duyar olduğumuz ve ardından sıkça felaket senaryolarının yazıldığı küresel ısınma olarak adlandırılmaktadır.

Su buharı yoğunluğu zaman içinde aynı kalsa da, diğer sera gazı dediğimiz gazların oranı giderek artmaktadır.1000 yılından 1750 yılına kadar karbondioksit yoğunluğu pek değişmesede, o tarihten günümüze %28 oranında artmıştır. Metan gazı yoğunluğu ise bu süre içersinde ikiye katlanmıştır. Antartikada büyük buzul kütlelerinden alınan örneklerde karbondioksit ve metan gazlarının bu artış oranlarını doğrulamaktadır.

Tabiki bundaki en büyük sebep insan faktörüdür. 1800’lü yıllarda başlayan endüstri devrimiyle birlikte, petrol ve petrol bazlı yakıtlara olan bağımlılık artmış özellikle hidrokarbon yakıtlarının kullanılması bu süreci hızlandırmıştır.

Dünya yüzeyi sanayi devriminden bu yana 0.5K artmıştır, hidrokarbon yakıtların kullanımına bu şekilde devam edilirse ve petrole bağımlılıktan vazgeçilmezse,atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun sanayi devrimi öncesindeki yoğunluğunun iki katına çıkacağı tahmin edilmektedir. Hükümetler Arası İklim Değişikliği Panelinin(ICCP) yaptığı çalışmaya göre, 2100 yılının sonuna doğru yerkürenin 3K civarında ısınması beklenmektedir.Buda son onbin yılın en yüksek sıcaklığı demek oluyor. Bunun geri dönüşümü yapılabilir mi?Yada yapılırsa etkileri neler olur? Burası henüz tam olarak bilinmemektedir.Ama son buzul çağının günümüzden sadece 6K soğuk olduğunu ve o çağdan günümüze nelerin değiştiğini düşünürsek 3K lik bir değişimin de nelere sebep olabiliceğini hayal edebiliriz sanırım. Örneğin 3K lik bir ısınma deniz yüzeyinin 0.5 m yükselmesine neden olacaktır ve bu dünya için hiçte azımsanacak bir değişiklik değildir.

Tüm bunların ışığında, karbondioksit salınımını kontrol altına alabilmek ve bir nebze olsun bu gidişi yavaşlatabilmek adına uluslararası birlikteliğin de katkısıyla fosil yakıtlarına altenatif hidrojen kaynaklı yada güneş enerjisini baz alan yakıtlar kullanılmak zorundadır.Aksi taktirde geri dönüş bir hayal olabilir…

Yorum Yok

Vucudumuzdaki Aminler

Vucumuzda bulunan ve günlük hayattan adına aşina olduğumuz adrenalin, noradrenalin,amfetamin, dopamin, seratonin, morfin vs.. gibi kimyasalların siklik gruplar içeren aminler olduğunu biliyormuydunuz? Ben bilmiyordum şahsen ama öğrenmiş olmaktan da mutlu olduğumu söyleyebilirim… Peki yapıları nasıldır yada ne işe yarar bu aminler?

2-feniletilamin:

Çoğu feniletil amin bileşiğinin vucudumuz üzerinde fizyolojik ve psikolojik olarak bir çok etkisi bulunmaktadır. Bunlardan adını en çok duyduğumuz adrenalinin vucuda salınımı,bildiğimiz gibi kan basıncının yükselmesine, kalp atişlarının hızlanmasına ve aynı zamanda akciğerlerin genişlemesine neden olmaktadır. Nöradrenalin ise kan basıncını yükseltmekle beraber sinirler arası impuls iletimini sağlar. Dopamin ve seratonin ise beyindeki diğer nörotransmiterlerdendir. Beyindeki dopamin miktarının normalin altına inmesi yada yükselmesi sinirsel bir hastalık olan parkinsona neden olmaktadır, dopamin miktarı ayrıca hareketlerimizin kontrolünde de önemli rol oynamaktadır. Seratoninde yine mental sağlığımız açısından çok önemli bir kimyasal olup, vucuttaki miktarının değişimi şizofreni gibi ciddi ruhsal ve psikolojiksel rahatsızlıklara neden olmaktadır.

Vitaminler ve antihistaminler :

Diğer önemli aminlerden biri de vitaminlerdir. Bunlar; pyridoksin(vitamin B6), Tiaminklorürdür (vitamin B1). Ayrıca nikotinik asit ve nikotinamininide bu gruba dahil edebiliriz. Nikotinin zararlarından zaten bahsetmeye gerek ama bir diğer zehirli amin olan histaminininde birçok alerjezik reaksiyona sebep olduğundan da bahsetmeden geçmeyelim.

Nörotransmitterler:

Bildiğimiz gibi sinir hücreleri yada bir sinir hücresi ile kas hücresi arasında iletişimin kimyasal bileşikler vasıtasıyla sağlandığı boşluklara sinaps denir. İşte bu boşlıklarda kullanılan kimyasallara nörotransmitter madde denir. Bunlardan en bilineni olan asetilkolin quaternary bir amonyumdur ve suda bir hayli çözünebilir aynı zamanda kolayca difuse olabilir.Asetilkolin yaklaşık olarak 1000 molekülün bulınduğu bir paket gibi sinapslarda hareket eder ve koline doğru milisaniye oranında bir hızla hidrolize olur.
Bu reaksiyon ise asetilkolinesteraz enzimi ile katalizlenir. Gördüğümüz gibi aminler heryerdeler ve bunlar sadece burada bahsedebildiklerimiz, tabiki bunların dışında daha birçok amin türü ve bir çok farklı tipte reaksiyon gerçekleşmektedir…

adrenalin dopamin seratonin
adrenalin……………………………dopamin………………………….seratonin
nikotin morfin
nikotin………………………………morfin

Yorum Yok

Yapay Tatlandırıcılar

Şeker deyince çoğumuzun aklımıza ne geliyor? Hemen her çeşit çikolatalar, şekerler, baklavalar, kekler… Peki bu tadın sebebi nedir? Hemen hemen hepizin ortaokul lise yıllarında en azından adını duymuş olduğu moleküller olan sukroz ve fruktozdur. Ama yine bu iki molekül alınan kalorinin ya da çürüyen dişlerin en büyük sorumlularıdır. İşte bu sebeple bahsettiğimiz etkileri en aza indirmek ya da sıfırlamak için çalışmalar günümüzde yapay tatlandırıcılar üzerinde yoğunlaşmaktadır.

aspartam Günümüzde en çok kullanılan yapay tatlandırıcı olan aspartam, aslında fenilalanin (phenylalanine) ve aspartik asidin oluşturduğu bir dipeptit metil esteridir ve sukrozdan yaklaşık 100 kat daha fazla tat sağlar. Kolayca ve yavaş bir şekilde hidroliz olan aspartam, kullanıldığı sıvı gıdalarda yada diğer ürünlerde raf ömrünün az olmasına neden olur, ayrıca ısıyla çözündüğü için,ısıtılması gereken ürünlerde kullanılmazlar. Bir diğer aspartam benzeri molekül de alitamdır (alitame) hatta aspartama oranla daha elverişli olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin; daha kararlı bir yapıdadır ve sukrozdan yaklaşık 2000 kat daha fazla tatlılık sağlar. Yine buna benzer sukralozdan bahsedebiliriz. Sukraloz ise yine aspartamdan yaklaşık olarak 600 kat daha tatlıdır ve aynı zamanda sıcaklığa duyarlı olup diş çürümesine yada aşırı kalori alımına sebep olmaz. Bunlardan başka bir zamanlar tatlandırıcı olarak kullanılan siklamet (cylamate) ve sakkarinden bahsedebiliriz. Bu iki molekül ise 10:1 oranında karıştırıldığı vakit tatlandırma işini yapabilirler. Ancak yapılan araştırmalar, zaman içinde bu karışımın hayvanlarda tümör oluşumuna neden olduğunu ortaya çıkarmış ve yasaklanmıştır. Tüm bunlara ilaveten daha bir çok bileşiğin yapay tatlandırıcı olarak kullanıldığını görürüz. Örneğin, L-glukoz tatlı olmasının yanında sıfır kaloriye sahiptir çünkü vucudumuzdaki enzimlerden bazıları seçici olarak enantimerlerini D-glukozun yerine metabolize edebilirler. L-glukozun doğada az miktarda bulunmasına rağmen L-heksoz lar asimetrik epoksidasyon ya da diğer enantioselektif sentetik metodlar sayesinde sentezlenebilmektedir.

Yorum Yok

Raman Spektroskopisi

Henüz ikinci sınıfın yazında okulumda düzenlenen spektroskopi kongresinde (X.USK 2007/İYTE) adını birkaç oturumda duyduğum, hakkında hiçbir fikrimin olmadığı ama adının kulağıma garip gelmesinden midir bilmem, bende merak uyandıran Raman spektroskopisini geçen zaman içinde inceleme fırsatı buldum ve hakkında birçok şeyler öğrendim. İşte, artık pek fazla rağbet görmemesine rağmen, ben hala burdayım, kimya biliminin hizmetindeyim diyen Raman spektroskopisi;
Bilindiği gibi ışık ışınları şeffaf bir ortamdan geçerken kırılımlara(scattering) uğrar ve bir kısmı saçılır. 1928 yılında Hintli fizikçi C.V.Raman,gelen ışın ile çıkan ışınların dalga boylarının aynı olmadığını ve bunun; ışığı saçılıma uğratan maddenin kimyasal yapısından kaynaklandığını göstermiş, bu çalışmasıyla 1931 yılında Nobel Fizik ödülünü kazanmıştır.

Raman saçılması bugün daha iyi anlaşılmakla beraber, olayın kaynaklandığı aynı tipteki vibrasyonel değişimlerin infrared (kızılötesi) absorpsiyonla ilişkili olduğu gösterilmiştir. Gelen ışın ile saçılan ışın arasındaki dalga boyu farkıda, mid-infraredteki dalga boyuna eşittir.Aynı zamanda, verilen bir madde için, Raman spektrumu ile IR spektrumu birbirlerine oldukça benzerler. Buna rağmen,Raman aktif yada IR aktif türü gruplar arasında da birbirlerini tamamlayıcıdan ziyade fark yaratan yeterince özellik vardır. Kimi problemlerde, IR methodu üstünlük göstersede, kimi durumlarda da Raman daha kullanışlı olabilmektedir.

Raman spektrasının IR e göre bir önemli özelliği de,su ile çalışma olanağı vermesidir.Raman spektroskopisi ile sulu çözeltiler rahatlıkla çalışılabilir. Ayrıca, cam yada quartz kullanılarak sodyum klorür yada havaya karşı duyarlı maddeler ile de çalışma olanağı sunar. Tüm bu avantajlarına rağmen, 1960’larda lazerin kullanılmaya başlanmasıyla, yapısal çalışmalarda pekte tercih edilmemektedir. Bir diğer sebepte tayin edilmek istenen maddenin yada safsızlıkların sebep olduğu floresans ışımasıdır. Bu sorun ise artık şimdilerde n-IR lazer kaynakları kullanılarak aşılmaktadır.

Raman spektrası,güçlü bir lazer kaynağıyla yada n-IR monokromatik ışıma etkisi ile elde edilir. Uygulanan ışıma sırasında,saçılan ışıma uygun spektrometreler ile genelde 90 derece olmakla beraber değişik açılarla ölçülür. Genelde Raman çizgilerinin yoğunluğu kaynağın yoğunluğunun %0.001 ‘i kadar olduğundan dolayı belirleme,ölçme işi IR e göre daha zor yapılmaktadır.Bu durumun istisnası ise Raman Rezonans Spektroskopisidir ki normal Raman spektroskopisinden çok daha hassastır.

Yorum Yok

Güneş Kreminin Kimyası

Son yıllarda giderek artan kanser vakalarından biri de cilt kanseri kuşkusuz.Bunu riski önlemenin yada azaltmanın basit ve temel yollarından biri de güneş kremi kullanmak. Peki güneş kremleri cildimizi nasıl ve ne ile koruyor?

Örneğin UV ışınları, DNA’daki timin bazının mutajenik dimerinin oluşmasına sebep olabilmektedir. Kremler yapılarındaki aromatik moleküller sayesinde UV ışınlarını absorplayabilirler. UV ışınlarının absorplanması pi ve nonbonding elektronları daha yüksek enerji seviyesine yükseltir böylelikle oluşan enerji moleküler vibrasyonlarla dağıtılır yani UV ışınları ısıya dönüştürülür. (IR ışıması)

Güneş kremleri, UV’nin bölgelerinin maksimum absorpsiyon olan yerlerine göre sınıflandırılır. Bu noktada üç bölgeden söz edebiliriz.320-400nm arası UV-A,280-320nm arası UV-C,100-280nm arası ise UV-C olarak adlandırılır. UV-C bölgesi en tehlikeli bölgedir çünkü en kısa dalgaboyu dolayısıyla en yüksek enerjiye sahiptir. Normalde UV-C ışınları ozon tabakası yada atmosferin diğer bileşenlerince absorplanabilir fakat oluşan kirlilik bu oranı giderek düşürmektedir. Çogu UV-A ve UV-B ışınları atmosferden geçmekte ve bizlere kadar ulaşmaktadır. Piyasadaki güneş kremlerinin hepsi bu spektrum aralığı için üretilmektedir. Cildimizde oluşan kızarıklıkların ve güneş yanıklılarını hemen hemen hepsi UV-B ışınlarından kaynaklanmaktadır ama aynı zamanda UV-A ışınlarınında etkisi vardır.

Güneş kremlerinin sagladığı koruma içerdiği moleküllerin UV ışınlarını absorplayan gruplarına göre değişir. Çoğu güneş kreminin etkin maddeleri şu maddelerden sentezlenmektedir;
p-aminobenzoik asid(PABA)
benzophenonecinnamic acidsalicylic acid

cinnamik asid………………..benzofenon………………..salisilik asid

Bu yukarıdaki maddelerden sentezlenen ve asıl korumayı sağlayan bileşikler ise maksimum dalgaboyları ile aşağıda verilmiştir.
padimate-oparsol mcx


Padimate-o:310nm……………..Parsol mcx:310nm
oxybenzonehomosalateoctocrylene
Oxybenzone:288-325nm…..homosalate:309nm…..Octocrylene:310nm

Yorum Yok

Sonraki Sayfa »