Onur’un Kimya Labı

Biyolojik Dönüşümlü Plastikler

biodegradable polymersGelişen teknolojiyle beraber,günümüzde biyolojik dönüşümlü plastikler alanında birçok gelişme kaydedilmektedir.Biyopolimerler olarak da adlandırılılan bu tür,sentetik plastiklerden yapılmakta ve suda çözünen,sentetik biyolojik dönüşümlü ve ışınsal dönüşümlü olmak üzere üçe ayrılmaktadır.
Biyopolimerler
Ticari alanda biopol olarak adlandırılan biopolimerlerin başlıcalarından olan PHB(poli-3hidrobutanoik asid )bazı tür bakterilerden elde edilen glukozdan oluşmaktadır.Cerrahi alanda,vucut içinde zamanla çözünme özelliğinden dolayı birçok özel uygulamada kullanlılan biopolimerler,bu tür kullanımlardan sonra,dokuz ay içerisinde microorganizmalar tarafından ortadan kaldırılabilmektedir.Bunların yanında kullanılan kopolimerler vasıtasıyla günlük kullanımda da örneğin;şampuan şişelerinde yada paketleme işlerinde kullanılmaktadır,fakat biyopolimerleri fiyat açısından, benzer işlerde kullanılan poliethen ile kıyaslandığında yaklaşık olarak yedi kat pahalı olduğu gerçeği göz önüne alınırsa maalesef gereken ölçüde yaygınlaşamadığını görürüz.Ama kullanıldığı alanların yaygınlaştıkça fiyatınında makul seviyelere ineceği kuşkusuz.
Işınsal dönüşümlü plastikler
Yine aynı amaçla,çevreye zarasız şekilde dönüşebilen polimer malzemelerde üretilmektedir.Altmış gün boyunca güneş ışığına maruz bırakılan malzeme bileşenlerine ayrılmaktadır.Bunu sağlamak için,güneş ışığını absorbe edecek edecek ve yeteri derecede diğer bilesenlerle de reaksiyona girecek maddeler seçilmektedir.Alternatif olarak, bu amaçla karbonil grubu polimer zinciri içerisinde kullanılabilir,çünkü ışığı absorplayabilen ve bu enerjiyi polimer zinciri kırmak için kullanabilmektedir.Bu ise ethenin uygun şartlarda karbonmonoksit ile reaksiyonu sonucu olmaktadır.%1 oranında karbonil içeren polimerler iki gün içinde bozunabilirken,karbonil grupsuz polimerler güneş ışığı altında üçyüz günde bozunmaktadır.
Sentetik dönüşümlü plastikler
Bu polimer türü ise %50 oranında nişasta ve polyetheneden oluşmaktadır. Oluşan malzeme yakıldığı zaman,microorganizmalar nişastayı tüketmekte yani karbondioksit ve suya parçalamakta,aynı zamanda suda çözünmektedirler.Geneldealışveriş poşetlerinde kullanılmaya başlanan bu tür yine aynı sebeple henüz yeterince yaygınlaşamamıştır.

Yorum Yok

Yeşil Kimya

yeşil kimyaYaklaşık olarak son 200 yüzyıldır büyük bir hızla gelişen bilim ve teknoloji,beraberinde bir çok sorunu da getirdi.Bunlardan da en önemlisi hiç kuşkusuz doğaya verilen zarar.Özellikle kimyasal kirlenme doğayla dost metodların geliştirilmesini zorunlu kıldı.Hatta tüm bu yöntemler kimyada “green chemistry”olarak bilinen çevreyle dost yöntemleri barındıran yeni bir disiplin olarak karşımıza çıktı.Temel olarak doğaya zararlı maddelerin kullanımının azaltılması,yada yeni yöntemler geliştirerek tamamen ortadan kaldırılmasını amaçlayan “”yeşil”kimya,sentetik olmayan, doğadaki maddeleri ya da kirliliğe neden olan maddeleri inceleyen çevre kimyasından bu noktada ayrılır.
Yeşil kimya, özellikle endüstriyel süreç için büyük önem taşımaktadır. Yılda milyonlarca tonluk atığa yani kirliliğe sebep olan böylesine büyük bir alanda çevreye dost yöntemlerin geliştirilememesi, sanırım doğaya yapılacak en büyük kötülük olur.
Neyse ki, günümüzde bu amaçla çalışan bilim insanları da mevcut. Peki neler yapılmakta ya da yapılmalıdır? Örneğin, reaksiyonlarda organik çözgenlerin yerine su bazlı yada organik çözgenler kadar zararlı olmayan alternatifler düşünülebilir. Aynı zamanda kullanılan çözgenlerin geri dönüşümü sağlanabilir ve zehirli maddelerin kullanılması yada üretilmesi durdurulabilir.
Bu yönde yapılan çalışmalardan biri, kanserojen bir madde olan benzen kullanımına yöneliktir.Kaliforniya üniversitesinden O.L.Chapman, yeni bir stiren sentezi geliştirmiştir. (Bilindiği gibi,polistiren, başta polistiren olmak üzere bir çok polimerin temel bileşeni olan stiren,etil benzenin friedel-craft yöntemiyle alkillenmesi ve daha sonra dehydrojenasyonu ile üretilmektedir.) Buna göre, kanserojen olmayan bir madde olan xylene tek basamakta stirene döndürülebilmekte ve böylelikle yılda milyonlarca ton benzenin kullanımının önüne geçebilmenin imkanı sağlanmıştır. Bu ve buna benzer olmak üzere daha bir çok zarasız method geliştirilmeye çalışılsa da bu yötemler ne kadar uygulanmakta,bu büyük bir soru işaretidir. Bunu içinde sanırım,küresel ısınma konusunda olduğu olduğu gibi yalnızca bilimcilerin çabası yeterli olmayacak… Ama yinede bu işi önemseyen insanlarca somut adımlar atılmakta ve bu iş biraz da özendirici hale getirilmeye çalışılmaktadır.
Bu amaçla,amerikalı iki bilimci(Çevresel Koruma Ajansı,Paul Anastas ve John C.Warner) başlattıkları hareketle 12 prensip belirlemiştir. Bunlar kısaca;
-Atıkların önlenmesi
-Zararsız kimyasal kullanımı
-Zararsız sentez yöntemleri
-Yenilenebilir hammadde kullanımı
-Katalizör kullanımı(özellikle stoichiometrik maddelerin kullanımının engellenmesi)
-Daha güvenli çözücüler ve reaksiyon koşulları
-Enerjinin etkili kullanımı…
Şeklinde ifade edilmektedir.Hatta yine aynı amaçla,1995’ten beri “”Green Chemistry Challenge Award” adıyla yarışma düzenlenmekte ve gereken özeni gösterebilen kuruluşlar ödüllendirilmektedir.
Bu ve bunun gibi adımlar çok küçük görünsede,yavaş yavaş yaygınlaştığı sürece amacına ulaşacağına inanıyorum ve dilerim bu tarz çalışmalar yada oluşumlar ülkemizdede yaygınlık kazanır,toplumumuz ve özelliklede bu işle ilgilenen küçük firmalardan başlayarak sanayicilere kadar herkeste gereken çevre bilinci oluşur da derelerimize akıtılan atık görüntülerinden yada filtresiz bacalardan yükselen o kara duman görüntülerinden artık MAHRUM kalırız…


1 Yorum

Küresel Isınmanın Kimyası

Güneş ışınları yeryüzünün en dış katmanına metrekareye 343W luk bir enerjiyle gelir ve bu enerjinin %30 luk kısmı atmosfer sayesinde geri yansır. Geriye kalan enerjinin çoğu 200-2500 1/cm aralığındaki kızılötesi ışınlar olarak absorplanır. İşte bu kızılötesi ışınların atmosferdeki kimi gazlarca tutulmasına sera etkisi denmekte çünkü bu olay dünyayı tıpkı bir sera gibi çevrelemekte ve ısının korunmasına neden olmaktadır. Sonuç olarak doğal sera etkisi ortalama yüzey sıcaklığını artırmakta ve yaşama uygun çevrenin yaratılmasına yardımcı olmaktadır. Tabiki bu sera etkisinin olumlu etkisi, birazdan bu etkinin aynı zamanda nelere sebep olabileceğinden bahsedeceğiz.

Sera etkisinin sebepleri nelerdir? Biraz öncede bahsettiğimiz gibi bu kızılötesi ışınların atmosferde tutunmasını sağlayan nelerdir? Atmosferin iki ana bileşeni olan oksijen ve nitrojen, homonükleer iki atomlu moleküller oldukları için kızılötesi ışınları absorplayamadıklarından sera etkisinde bir rolleri yoktur. Buna rağmen atmosferde az miktarda bulunan su buharı yada karbondioksit kızılötesi ışınları absorplayabildikleri için sera etkisine neden olmaktadırlar.Su buharı 1300-1900 1/cm ve 3550-3900 1/cm aralığında absorpluyabilirken karbondioksit 500-725 1/cm ve 2250-2400 1/cm arasında absorplama yapabilirler.

Sera gazları seviyesinin artması (metan, dinitrojen oksit, ozon ve bazı kloroflorokarbonlar ) atmosferin önemli ölçüde ısınmasına sebep olmaktadır. İşte bu olay son yıllarda adını sıkça duyar olduğumuz ve ardından sıkça felaket senaryolarının yazıldığı küresel ısınma olarak adlandırılmaktadır.

Su buharı yoğunluğu zaman içinde aynı kalsa da, diğer sera gazı dediğimiz gazların oranı giderek artmaktadır.1000 yılından 1750 yılına kadar karbondioksit yoğunluğu pek değişmesede, o tarihten günümüze %28 oranında artmıştır. Metan gazı yoğunluğu ise bu süre içersinde ikiye katlanmıştır. Antartikada büyük buzul kütlelerinden alınan örneklerde karbondioksit ve metan gazlarının bu artış oranlarını doğrulamaktadır.

Tabiki bundaki en büyük sebep insan faktörüdür. 1800’lü yıllarda başlayan endüstri devrimiyle birlikte, petrol ve petrol bazlı yakıtlara olan bağımlılık artmış özellikle hidrokarbon yakıtlarının kullanılması bu süreci hızlandırmıştır.

Dünya yüzeyi sanayi devriminden bu yana 0.5K artmıştır, hidrokarbon yakıtların kullanımına bu şekilde devam edilirse ve petrole bağımlılıktan vazgeçilmezse,atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun sanayi devrimi öncesindeki yoğunluğunun iki katına çıkacağı tahmin edilmektedir. Hükümetler Arası İklim Değişikliği Panelinin(ICCP) yaptığı çalışmaya göre, 2100 yılının sonuna doğru yerkürenin 3K civarında ısınması beklenmektedir.Buda son onbin yılın en yüksek sıcaklığı demek oluyor. Bunun geri dönüşümü yapılabilir mi?Yada yapılırsa etkileri neler olur? Burası henüz tam olarak bilinmemektedir.Ama son buzul çağının günümüzden sadece 6K soğuk olduğunu ve o çağdan günümüze nelerin değiştiğini düşünürsek 3K lik bir değişimin de nelere sebep olabiliceğini hayal edebiliriz sanırım. Örneğin 3K lik bir ısınma deniz yüzeyinin 0.5 m yükselmesine neden olacaktır ve bu dünya için hiçte azımsanacak bir değişiklik değildir.

Tüm bunların ışığında, karbondioksit salınımını kontrol altına alabilmek ve bir nebze olsun bu gidişi yavaşlatabilmek adına uluslararası birlikteliğin de katkısıyla fosil yakıtlarına altenatif hidrojen kaynaklı yada güneş enerjisini baz alan yakıtlar kullanılmak zorundadır.Aksi taktirde geri dönüş bir hayal olabilir…

Yorum Yok

Vucudumuzdaki Aminler

Vucumuzda bulunan ve günlük hayattan adına aşina olduğumuz adrenalin, noradrenalin,amfetamin, dopamin, seratonin, morfin vs.. gibi kimyasalların siklik gruplar içeren aminler olduğunu biliyormuydunuz? Ben bilmiyordum şahsen ama öğrenmiş olmaktan da mutlu olduğumu söyleyebilirim… Peki yapıları nasıldır yada ne işe yarar bu aminler?

2-feniletilamin:

Çoğu feniletil amin bileşiğinin vucudumuz üzerinde fizyolojik ve psikolojik olarak bir çok etkisi bulunmaktadır. Bunlardan adını en çok duyduğumuz adrenalinin vucuda salınımı,bildiğimiz gibi kan basıncının yükselmesine, kalp atişlarının hızlanmasına ve aynı zamanda akciğerlerin genişlemesine neden olmaktadır. Nöradrenalin ise kan basıncını yükseltmekle beraber sinirler arası impuls iletimini sağlar. Dopamin ve seratonin ise beyindeki diğer nörotransmiterlerdendir. Beyindeki dopamin miktarının normalin altına inmesi yada yükselmesi sinirsel bir hastalık olan parkinsona neden olmaktadır, dopamin miktarı ayrıca hareketlerimizin kontrolünde de önemli rol oynamaktadır. Seratoninde yine mental sağlığımız açısından çok önemli bir kimyasal olup, vucuttaki miktarının değişimi şizofreni gibi ciddi ruhsal ve psikolojiksel rahatsızlıklara neden olmaktadır.

Vitaminler ve antihistaminler :

Diğer önemli aminlerden biri de vitaminlerdir. Bunlar; pyridoksin(vitamin B6), Tiaminklorürdür (vitamin B1). Ayrıca nikotinik asit ve nikotinamininide bu gruba dahil edebiliriz. Nikotinin zararlarından zaten bahsetmeye gerek ama bir diğer zehirli amin olan histaminininde birçok alerjezik reaksiyona sebep olduğundan da bahsetmeden geçmeyelim.

Nörotransmitterler:

Bildiğimiz gibi sinir hücreleri yada bir sinir hücresi ile kas hücresi arasında iletişimin kimyasal bileşikler vasıtasıyla sağlandığı boşluklara sinaps denir. İşte bu boşlıklarda kullanılan kimyasallara nörotransmitter madde denir. Bunlardan en bilineni olan asetilkolin quaternary bir amonyumdur ve suda bir hayli çözünebilir aynı zamanda kolayca difuse olabilir.Asetilkolin yaklaşık olarak 1000 molekülün bulınduğu bir paket gibi sinapslarda hareket eder ve koline doğru milisaniye oranında bir hızla hidrolize olur.
Bu reaksiyon ise asetilkolinesteraz enzimi ile katalizlenir. Gördüğümüz gibi aminler heryerdeler ve bunlar sadece burada bahsedebildiklerimiz, tabiki bunların dışında daha birçok amin türü ve bir çok farklı tipte reaksiyon gerçekleşmektedir…

adrenalin dopamin seratonin
adrenalin……………………………dopamin………………………….seratonin
nikotin morfin
nikotin………………………………morfin

Yorum Yok

Yapay Tatlandırıcılar

Şeker deyince çoğumuzun aklımıza ne geliyor? Hemen her çeşit çikolatalar, şekerler, baklavalar, kekler… Peki bu tadın sebebi nedir? Hemen hemen hepizin ortaokul lise yıllarında en azından adını duymuş olduğu moleküller olan sukroz ve fruktozdur. Ama yine bu iki molekül alınan kalorinin ya da çürüyen dişlerin en büyük sorumlularıdır. İşte bu sebeple bahsettiğimiz etkileri en aza indirmek ya da sıfırlamak için çalışmalar günümüzde yapay tatlandırıcılar üzerinde yoğunlaşmaktadır.

aspartam Günümüzde en çok kullanılan yapay tatlandırıcı olan aspartam, aslında fenilalanin (phenylalanine) ve aspartik asidin oluşturduğu bir dipeptit metil esteridir ve sukrozdan yaklaşık 100 kat daha fazla tat sağlar. Kolayca ve yavaş bir şekilde hidroliz olan aspartam, kullanıldığı sıvı gıdalarda yada diğer ürünlerde raf ömrünün az olmasına neden olur, ayrıca ısıyla çözündüğü için,ısıtılması gereken ürünlerde kullanılmazlar. Bir diğer aspartam benzeri molekül de alitamdır (alitame) hatta aspartama oranla daha elverişli olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin; daha kararlı bir yapıdadır ve sukrozdan yaklaşık 2000 kat daha fazla tatlılık sağlar. Yine buna benzer sukralozdan bahsedebiliriz. Sukraloz ise yine aspartamdan yaklaşık olarak 600 kat daha tatlıdır ve aynı zamanda sıcaklığa duyarlı olup diş çürümesine yada aşırı kalori alımına sebep olmaz. Bunlardan başka bir zamanlar tatlandırıcı olarak kullanılan siklamet (cylamate) ve sakkarinden bahsedebiliriz. Bu iki molekül ise 10:1 oranında karıştırıldığı vakit tatlandırma işini yapabilirler. Ancak yapılan araştırmalar, zaman içinde bu karışımın hayvanlarda tümör oluşumuna neden olduğunu ortaya çıkarmış ve yasaklanmıştır. Tüm bunlara ilaveten daha bir çok bileşiğin yapay tatlandırıcı olarak kullanıldığını görürüz. Örneğin, L-glukoz tatlı olmasının yanında sıfır kaloriye sahiptir çünkü vucudumuzdaki enzimlerden bazıları seçici olarak enantimerlerini D-glukozun yerine metabolize edebilirler. L-glukozun doğada az miktarda bulunmasına rağmen L-heksoz lar asimetrik epoksidasyon ya da diğer enantioselektif sentetik metodlar sayesinde sentezlenebilmektedir.

Yorum Yok

Raman Spektroskopisi

Henüz ikinci sınıfın yazında okulumda düzenlenen spektroskopi kongresinde (X.USK 2007/İYTE) adını birkaç oturumda duyduğum, hakkında hiçbir fikrimin olmadığı ama adının kulağıma garip gelmesinden midir bilmem, bende merak uyandıran Raman spektroskopisini geçen zaman içinde inceleme fırsatı buldum ve hakkında birçok şeyler öğrendim. İşte, artık pek fazla rağbet görmemesine rağmen, ben hala burdayım, kimya biliminin hizmetindeyim diyen Raman spektroskopisi;
Bilindiği gibi ışık ışınları şeffaf bir ortamdan geçerken kırılımlara(scattering) uğrar ve bir kısmı saçılır. 1928 yılında Hintli fizikçi C.V.Raman,gelen ışın ile çıkan ışınların dalga boylarının aynı olmadığını ve bunun; ışığı saçılıma uğratan maddenin kimyasal yapısından kaynaklandığını göstermiş, bu çalışmasıyla 1931 yılında Nobel Fizik ödülünü kazanmıştır.

Raman saçılması bugün daha iyi anlaşılmakla beraber, olayın kaynaklandığı aynı tipteki vibrasyonel değişimlerin infrared (kızılötesi) absorpsiyonla ilişkili olduğu gösterilmiştir. Gelen ışın ile saçılan ışın arasındaki dalga boyu farkıda, mid-infraredteki dalga boyuna eşittir.Aynı zamanda, verilen bir madde için, Raman spektrumu ile IR spektrumu birbirlerine oldukça benzerler. Buna rağmen,Raman aktif yada IR aktif türü gruplar arasında da birbirlerini tamamlayıcıdan ziyade fark yaratan yeterince özellik vardır. Kimi problemlerde, IR methodu üstünlük göstersede, kimi durumlarda da Raman daha kullanışlı olabilmektedir.

Raman spektrasının IR e göre bir önemli özelliği de,su ile çalışma olanağı vermesidir.Raman spektroskopisi ile sulu çözeltiler rahatlıkla çalışılabilir. Ayrıca, cam yada quartz kullanılarak sodyum klorür yada havaya karşı duyarlı maddeler ile de çalışma olanağı sunar. Tüm bu avantajlarına rağmen, 1960’larda lazerin kullanılmaya başlanmasıyla, yapısal çalışmalarda pekte tercih edilmemektedir. Bir diğer sebepte tayin edilmek istenen maddenin yada safsızlıkların sebep olduğu floresans ışımasıdır. Bu sorun ise artık şimdilerde n-IR lazer kaynakları kullanılarak aşılmaktadır.

Raman spektrası,güçlü bir lazer kaynağıyla yada n-IR monokromatik ışıma etkisi ile elde edilir. Uygulanan ışıma sırasında,saçılan ışıma uygun spektrometreler ile genelde 90 derece olmakla beraber değişik açılarla ölçülür. Genelde Raman çizgilerinin yoğunluğu kaynağın yoğunluğunun %0.001 ‘i kadar olduğundan dolayı belirleme,ölçme işi IR e göre daha zor yapılmaktadır.Bu durumun istisnası ise Raman Rezonans Spektroskopisidir ki normal Raman spektroskopisinden çok daha hassastır.

Yorum Yok

Güneş Kreminin Kimyası

Son yıllarda giderek artan kanser vakalarından biri de cilt kanseri kuşkusuz.Bunu riski önlemenin yada azaltmanın basit ve temel yollarından biri de güneş kremi kullanmak. Peki güneş kremleri cildimizi nasıl ve ne ile koruyor?

Örneğin UV ışınları, DNA’daki timin bazının mutajenik dimerinin oluşmasına sebep olabilmektedir. Kremler yapılarındaki aromatik moleküller sayesinde UV ışınlarını absorplayabilirler. UV ışınlarının absorplanması pi ve nonbonding elektronları daha yüksek enerji seviyesine yükseltir böylelikle oluşan enerji moleküler vibrasyonlarla dağıtılır yani UV ışınları ısıya dönüştürülür. (IR ışıması)

Güneş kremleri, UV’nin bölgelerinin maksimum absorpsiyon olan yerlerine göre sınıflandırılır. Bu noktada üç bölgeden söz edebiliriz.320-400nm arası UV-A,280-320nm arası UV-C,100-280nm arası ise UV-C olarak adlandırılır. UV-C bölgesi en tehlikeli bölgedir çünkü en kısa dalgaboyu dolayısıyla en yüksek enerjiye sahiptir. Normalde UV-C ışınları ozon tabakası yada atmosferin diğer bileşenlerince absorplanabilir fakat oluşan kirlilik bu oranı giderek düşürmektedir. Çogu UV-A ve UV-B ışınları atmosferden geçmekte ve bizlere kadar ulaşmaktadır. Piyasadaki güneş kremlerinin hepsi bu spektrum aralığı için üretilmektedir. Cildimizde oluşan kızarıklıkların ve güneş yanıklılarını hemen hemen hepsi UV-B ışınlarından kaynaklanmaktadır ama aynı zamanda UV-A ışınlarınında etkisi vardır.

Güneş kremlerinin sagladığı koruma içerdiği moleküllerin UV ışınlarını absorplayan gruplarına göre değişir. Çoğu güneş kreminin etkin maddeleri şu maddelerden sentezlenmektedir;
p-aminobenzoik asid(PABA)
benzophenonecinnamic acidsalicylic acid

cinnamik asid………………..benzofenon………………..salisilik asid

Bu yukarıdaki maddelerden sentezlenen ve asıl korumayı sağlayan bileşikler ise maksimum dalgaboyları ile aşağıda verilmiştir.
padimate-oparsol mcx


Padimate-o:310nm……………..Parsol mcx:310nm
oxybenzonehomosalateoctocrylene
Oxybenzone:288-325nm…..homosalate:309nm…..Octocrylene:310nm

Yorum Yok

KOLLOİD KARIŞIMLAR

kolloidal kristaller

Kimyanın hemen hemen her alanında karşımıza çıkması muhtemel alan kolloid karışımlar,fiziko kimyanında temel konularındandır.

Temel olarak bir maddenin kolloid olarak adlandırılması için bir veya iki boyutundan enaz birinin 1-1000 nm arasında olması gerekmektedir.Eğer tüm boyutları 1nm nin altında ise o taneciklere molekül büyüklüğünde deriz.Taneciklerin tüm boyutları 1000 nm den büyük olduğu durumda ise bunlar makro moleküller olarak adlandırılırlar.

Kimi karışımlarda silikanın(SiO2) mikroskopik tanecikleri suda asılı kalırlar.(suspanse)Bu karışımlarda silika çözünmüş bir iyon yada molekül halinde değildir.(Hatta kütlece %40 a varan silika içeren ve silikanın yıllarca dibe çökmediği karışımlarda hazırlanabilir)Kolloid silika tanecikleri küre şeklindedir. Bazı kolloid tanecikleri çubuk şeklinde bulundukları gibi,bazıları ise insan kan plazmasındaki gama globumin gibi disk şeklinde olabilir.

Bir karışımın çözelti mi yoksa kolloid mi olduğunu saptamak ise oldukça basittir.Tyndall etkisi olarak adlandırılan ve 1869 yılında John Tyndall tarafından ortaya konulan yönteme göre,ışık gerçek bir çözeltiden geçtiği zaman gözleyici ışığın geleceği yöne dil doğrultuda ışık göremez.Kolloid biçimindeki dağılmada ise ışık her yöne rahatça saçılabildiğinden kolaylıkla görülebilir.

Peki kolloid silika taneciklerini birarada tutan nedir?Buradada en önemli etken ,tanecik yüzeylerinin soğurma etkisi yada çözeltideki iyonları tutma etkisidir.Bu yüzeyler belirli iyon tiplerini tutmayı tercih ederler.Silika tarafından tercih edilen iyon ise OH tır.Böylelikle tanecikler negetif net yüke sahip olurlar,benzer yüke sahip iyonlar birbirlerini iterler.Bu karşılıklı birbirini itme yer çekimi kuvvetini yener ve tanecikler yapışık olarak kalabilirler.

Bir kolloidin kararlılığında elektriksel yük önemli olmasına karşın,yüksek iyon derişimleri koagülasyona(coagulation)yani kolloidin çökmesine neden olur.Koagülasyona neden olan iyonlar kolloid tanecikler üzerine ters yük aktarırlar.

Diyaliz,osmoza benzeyen bir işlem olup,kolloid karışımı aşırı iyonlardan korumak için kullanılır.Çözünen moleküller yada iyonlar yarı geçirgen bir zardan geçer;fakat daha büyük kolloid tanecikler geçemez.Elektrodiyalizde ise,iyonla ters bir yük taşıyan bir elektrot tarafından kolloid karışımın dışına çekilir. Bir insan böbreği metabolizma tarafından üretilen fazla elektrolitlerden kolloid bir karışım olan kanı diyalizler.Bazı durumlarda böbrek bu özelliğini yitirir ve diyaliz makinesi vucudun dışında böbrğin görvini üstlenir.

1 Yorum

Arsenik;

arsenikli su

Son günlerde İzmir’de suda yüksek oranda bulunmasıyla popülerliği artan arsenik elementi kendi grubunda bulunan azot ve fosfordan atomik hacim ve elektronegativite yönünden oldukça farlıdır. Atom yarıçapları gittikçe artığı için elektron verme eğilimleri de artar.+4 ve +5 değerlikli oldukları gibi -3 değerliklide olabilirler. (AsH3 hidrürü gibi)

Arseniğin gri ve sarı olmak üzere iki allotropu vardır.Bunlardan aynı zaman daha dayanıklı olan gri arsenik metal özelliğide gösterir ve elektriği iletir.(yogunluğu:3,78g\cm3 tür) İnce toz haline getirilince siyah görünür. Kapalı kapta ısıtıldıgında basınç altında 814 C de erir. Açık havada erimeden 633 C de süblimleşir. Meydana gelen buhar As4 seklinde olup sarı renklidir, 1700 C nin üstünde As2 ye parçalanır.Arsenik buharları ani sogutulursa daha kararsız şekli olan sarı arsenik elde edilir.Karbon sülfürde çözünür. Soğutulduğunda balmumu gibi yumuşak kristaller halinde billurlaşirlar.Işığı çok fazla kırıcı özelliğe sahiptirler. Sarı arseniğin özgül ağırlıgı 1,97g\cm3 tür ve elektriği iletmez. As4 moleküllerinden oluşmuştur.Işık altında sarı arsenik hızla gri arseniğe dönüşür.

arsenik

Arsenik havada yakıldığı zaman sarmısak kokusunu andıran bir koku salar ve mavimsi bir ışıkla yanar.

Realgar (As4S4), orpigment (As2S3),arsenolit (As2O3), arsenopyrite (FeAsS) ve demirli arsenik (FeAs2) gibi minerallerinin oksijensiz ortamda ısıtılması ile saf arsenik süblimleşerek elde edilir.

2 As2S3 + 6 Fe → 6 FeS + As4

2 As2O3 + 3 C → 3 CO2 + As4

Yükseltgen asitte çözünürler.Derişik HNO3 te arsenik aside, seyreltik nitrik ve derişik sülfürük asitte arsenoz aside dönüşür.

Arsenik kurşunla (%5 As) Top, saçma ve mermi yapımında kullanılır. Saf kurşuna belli bir oranda katılarak sertleştirilir ve dökme kurşunun özelliklerini yükseltir. Metallik arsenik bazı bakır alaşımlarının yapımında da kullanılabilir.

Arsenikten tıpta çeşitli amaçlarla yararlanılmaktadır. Örneğin; fare ve böcek ilaçlarında, derilerin tabaklanmasında temizleme ve renk giderme amacıyla kullanılır. Sodyum arsenit çözeltileri bitkide bulunan zararlıları yok etmede kullanılır.

Gördüğümüz gibi sadece suda değil aynı zamanda bir çok alanda karşımıza çıkan arsenik diğer tüm kimyasallar gibi hayatımızın parçası olmuş durumda diyebiliriz sanırım….

Yorum Yok

Pheromon(Feromon)

Bugünkü kimyasalımızın adı feromon.Nedir bu feromon derseniz okumaya devam edebilirsiniz.Birçok hayvan birbirleriyle sadece ses ve görüntüyle değil aynı zamanda kimyasallar yani bunların sahip olduğu kokularla da haberleşebilirler, işte kabaca bu kimyasallara feromon denmektedir.

Bu yöntem ise böceklerde ana haberleşme aracıdır.Kimileri karşı cinsin ilgisini çekebilmek için kullansa da diğerleri uyarı amacıyla da kullanabilir.Kimileri de kendi cinslerini biraraya toplamak için kullanabilir.

Çok karmaşık olmayan bu yapılar çoğunlukla hidrokarbonlardan oluşur.Örneğin hamam böcekleri toplanma amacıyla undecane’i kullanırlar.

CH3(CH2)9CH3

Dişi güveler ise çiftleşmek istediklerinde karşı cinsin kesinlikle karşı koyamadığı koku olan 2-methyl heptadecane’ı kullanırlar.

Genel olarak ise yine aynı amaçla 23 karbonlu bir alken olan muscalure kullanırlar.(Latin:Musca domentica)

Günümüzde tüm bu bahsettiğimiz kimyasallar,böcek ilaçlarına oranla çevreye de duyarlı olarak böcek habitatlarını kontrol amaçlı kullanılmaktadır.

Son yıllarda feromonun insan üzerine olan etkileri de araştırılmaktadır.Örneğin,adet dönemlerinde beraber çalışan veya yaşayan kadınların davranışlarının feromondan etkilendiği düşünülmektedir.Bunlar arasında androsterone,büyük siklik ketonlar(siklik esterler) sayılabilir.Ayrıca yine bu bileşikler parfüm yapımında kullanılmaktadır.


Şekiller: Androsterone-pentalide-civetone

Yorum Yok